Merhabalar, Fitosofia Blog’una hoş geldiniz!

Fitosofia web sitesi bağlantılı blog’umun amacı, web sitemde yer alacak konular, dolayısıyla bunlarla ilgili fikir ve açıklayıcı bilgileri yazılı formda paylaşmaktır. Bu yazılar bazen bir tıbbi bitkiyi, bazen fitoterapiyi anlatmak, bazen de bir bitki gezisinin rotasını açıklamak şeklinde olabilir. Bazen sağlıklı yaşam için dikkat çekmek istediğim bir nokta, bazen de bu konuda bir çeviri olabilir. Bazen satışa sunulacak ürünlerin oluşum hikayesi, bazen de bu ürünlerin insan sağlığı açısından önemini anlatmak olabilir. Bazen geleneksel bir yemek tanıtımı, bazen de köyde yaşadığımız veya benim duyduğum bir hikâye olabilir… Kısaca bu blog’da, ben, Şaduman Karaca, bir yandan yol arkadaşlarımla yaptığım çalışmalardan, diğer yandan ise bireysel yaşam hikayelerimi sizlerle paylaşmayı planlıyorum.

Yolculuk Nasıl Başladı?

Bana şu iki soru sıkça yöneltilir; ‘Bitkilere olan ilginiz nasıl başladı?’ ve ‘Doğal Tıbba olan merakınız nasıl başladı?’. Birinci soruya nasıl yanıt verilir ki? Genelde gayet dürüst ve mütevazi bir şekilde ‘çocukluğumdan beri bitkilere ilgim vardı’ derim. Hangi çocuk çiçeğe böceğe ilgi duymaz ki? Bu yanıt ile karşımdaki kişiyi tam anlamıyla memnun edemediğimi gözlemlerim çoğunlukla. İkinci soruya yanıt verdiğimde durum değişir; ‘90’lı yılların başında oğlumun Atopik Dermatit hastalığı beni doğal tıbba yönlendirdi’ diye anlatmaya başladığımda, beni daha dikkatli dinlediklerini görürüm…

Biliyorum, medya sansasyonel, hatta dramatik bir konu istiyor; bir ölüm veya mucize hikayesi kapış kapış gidiyor. Aksi durumda okuyucu o makaleyi sonuna kadar okumaz veya dinleyici sonuna kadar o kanalda tutulamaz. Tüm bunlar doğru, haklı hatta bu işin kuralı olabilir. Ama benim hayatımda başka kurallar (da) geçerli.

Bir Amazon kızı Şad-ı man veya Şad-uman

Kalıp ve kurallardan haz etmiyorum, bu çocukluğumdan beri böyleydi. Başkalarının özgürlüğünü ihlal etmediğim sürece kuralları hep bozmak istemişimdir. Özelliklede toplumun bana yönelttiği baskı mekanizmasını kendimi bildiğimden beri ret ettim. Bu yapım hem Türkiye’de hem de Almanya’da aynen devam etti. Seçtiğim okullar ve edindiğim meslekler bu yapıma uygundu, ben mutluydum. Gel gör ki bu yapım sayesinde başıma olmadık şeyler geldi, kendimi değiştirmem için çok baskılar gördüm, halada görmekteyim. Çocukluktan itibaren kalıplara girmeyen, kendine özgü, doğal, sade, ama birçok insanın hoşlanmadığı direkt, keskin dilli yapım bana iyi geliyor, neden bunu bırakayım ki? Oysa Türkiye’ye geldiğimde, bana biçilen en kıymetli paye Alman ekolundan geliyor olmam idi. Hım? Kast edilen şey disiplin ise, onu almadım, çünkü benim kendi yapımdaki disiplin, bence daha doğal ve daha kıymetli, zira ‘Alman disiplini’ denen şey biraz korku birazda baskıdan dolayıdır, yok bunu almayayım. Ordu doğumlu, genç kızlığı at üstünde geçen, gölgesiyle tüm genç erkekleri heyecandan titreten bir Amazon annenin kızı olarak, baskıya boyun eğmek ve bir şeyin kulu-kölesi olmak mizacıma uymuyor, vesselam! Bu arada kendi çocukluğumda yine Ordu’da ve at üstünde Robin Hood hikayelerini okuyarak geçti, zira o zamanlar Amazon kadın efsanelerini anlatan çocuk kitapları yoktu. (İçimden ‘iyi ki yokmuş’ diyorum, yoksa gecenin birinde Artemis tanrıçası enerjisiyle dolup taşan ruhumun coşkusuyla, iyi bir Amazon kızı olmak için gizlice göğsümü bile kesebilirdim). Şu ana kadar hiçbir kimsenin emri altında yaşamadım ve çalışmadım. Bundan sürekli işveren olduğum anlaşılmasın, aksine işveren pozisyonunda bile yanımda çalışanla eşit derecede hatta daha fazla çalışmışımdır. Bundan sonra da insanı bir yana bırakın ne paranın ne de herhangi bir sistemin emir kulu olmak istemiyorum, (hayalim hiç kimsenin olmamasıdır). Koşullarım umarım en azından bana bunu ölene dek müsaade eder.

Almanya’da son dönem

Her ne ise, 2006 yılında doğal tıp uzmanı olarak muayenehane açma iznine vakıf olduğumda, serbest firma kurma amaçlı gittiğim eğitimde bana bir dolu marketing taktiği öğretildi. Hım? Fizibilite çalışması, Web site kurulması, el ilanı basılması, kartvizit çıkarması gibi… Aman Tanrım, ‘ne eften püften işler’ diye içimden geçirmedim değil. Oğlum Emre Karaca ile bu konuyu konuşurken, ona şunu söylemiştim. “Ben tedavi veya şifa isteyen insanları kabul edeceğim muayenehanemde, ne için bu reklam işleri gerekli ki? Kendimi bir fırın veya restoran açacakmış gibi hissediyorum, tek gayem müşteri çekmekmiş sanki. Benim amacım bu değil, aksine destek talep edene tedavi sunmak…” Liseye giden oğlum, yapısı gereği hayata her zaman benden farklı bir gözle bakmayı bilmiştir. Belki daha gerçekçi ve ayakları yere basan bir şekilde. Az konuşur ama taşı gediğine koymayı bilir ve bana o an esprili bir şekilde “Peki bu insanlar seni rüyalarında mı görüp, senden tedavi isteyecekler?” dedi. Hım, oğlum haklıydı galiba. Kolları sıvayıp bir şeyler yapmalıydım. Onu da Emre çözdü ve ilk web sitesi kurma tecrübesini benimle başlattı, bana kartvizit ve el ilanı tasarladı, bastırdık. Almanca ve Türkçe… Ama hiçbir zaman ben sadece danışanlardan ekmek paramı kazanmayacağımı biliyordum, çünkü kafamdaki doğal tıp doktorluğu oldukça idealist bir formdaydı, günün marketing koşullarına uymuyordum. Hatta tedavilerden hiç para almasam daha iyi olacaktı. Ama muayenehanenin kirasını ve sabit giderlerini ödemek için para gerekliydi.

Türkiye’ye dönme kararım

Oğlum Emre ile bir yaşından beri ikili bir yaşam sürdürdük, anne ve oğuldan oluşan mini bir aile olarak, ama aynı zamanda da bir mini ‘Hayat Takımı’ olarak. Emre üniversiteye başladığında, kendine bakabilir hale geldiğinde Türkiye’ye dönmek hep kafamın bir kenarında duruyordu. Hatta doğal tıp okullarında, her öğrendiğim şeyin Türkiye ortamında nasıl gerçekleşeceğini düşünürdüm içten içe. Yıllar birbirini kovaladı, Emre artık birkaç yıldır kendi evinde yaşar oldu. Yine bir Pazar sohbeti esnasın bana, “…eee anne, gözün yolda, sağlığın ve gücün yerindeyken yola koyulsan iyi edersin, beni bahane edip daha fazla vakit kaybetme…” diyerek, Türkiye’ye geri dönüş kararım konusunda beni sıkıca bir silkti. Böylece Almanya’dan Türkiye’ye göç sürecim kafamın bir köşesinden çıkıp, artık somut hazırlıkların evresine geçme vaktine gelmişti. 2005 yılından itibaren zaten Türkiye’de hem doğal tıp hakkında konuşmalar, seminerler, Türkiye florasındaki tıbbi bitki araştırmaları için gidip geliyordum. Sonunda yumuşak bir geçiş çözümü formu olarak 2010-2013 yılı arasında hem Almanya’da hem de Türkiye’de çalıştım. Sonra tüm vaktimi ve enerjimi Türkiye’deki çalışmalarıma vermeye başladım.

Önce İstanbul’un içine tam olarak girmeden, kenarında ablamların bir dairesine yaşayıp, sonra İzmir Birgi’de bir ev tutum. İstanbul’da düzenli kurslar vermeye başlayınca, İstanbul’da da tekrardan bir daire tuttum ve arkasından Üniversitede Öğretim Görevlisi iş teklifini kabul ettim. Bu arada Berlin’deki muayenehanemi kapatmıştım, ama Türkiye için ne bir ekstra web sitesi, ne bir kartvizit ne de bir el ilanı bastırdım. Yaptığım işin doğru ve gerekliliğine öyle bir inanca sahiptim ki, konvansiyonel marketing stratejilerini kullanmak istemedim. Facebook hesabımı bir öğrencim açmıştı, instagram hesabımı ise yakın bir zaman önce başka bir öğrencim açtı. Çalışmalarımı şu ana kadar sadece bu şekilde duyurdum. Bir de insanlar memnun kaldıkça birbirlerine anlattılar, sağ olsunlar.

Danışanlar ve danışmanlıklarla ilgili paradigma değişimim

Stajyer olarak 2004 ve 2006 yılından itibaren resmî olarak danışan kabul ettim. Bunu okullarda öğrendiğim şekilde yapıyordum elbet; danışan geliyor, uzunca bir konsültasyon, notlar alınıyor, üzerinde çalışılıyor, arkasından bir tedavi programı hazırlanıyor ve tedavi süreci başlıyor. Aslında ilk görüşmede tedavi süreci başlar denirdi doğal tıp okullarında… Binlerce demeyeyim ama yüzlerce hastam/danışanım oldu, doğal tıp (naturapati) ile bir de bütüncül çalışıldığında çok fazla sayıda hastaya bakılamıyor. Özellikle Türkiye’ye geldikten sonra kafamda netleşen bir konu oldu, tedavilerdeki başarı bilançosunu çizerken; kişi kendini hasta eden koşulları değiştirebilirse veya buna hazır ise verimli bir çalışma yapılabilir. Bunun sonucu olarak kişinin hastalıklarına artık sebep kalmaz, çünkü bu semptomlar ona verilen son durum işaretleriydi. Bu konuyu o kadar çok anlatmam gerekti ki, artık ezberimdeydi. Türkiye’de halk sağlığı için bir katkıda bulunacaksam, insanlara hasta olmama yollarını öğretmeliydim, yani sağlığı koruma ve gerekiyorsa tekrardan sağlığı kazanma yollarını. Şunu da kabul etmeliyim ki, bu çalışma “son çare” olarak doğal tıbba baş vuran kişiler için, bazen geç kalınmış olabiliyor.

Bütüncül bir merkezin gerekliliği

Benim yolum çizilmişti, tamamen bütüncül/holistik çalışmam gerekiyordu, sağlık üzerine her ne iş yaparsam yapayım. Tüm bu geldiğim noktada, bir şekilde çalışabileceğim içime sinen bir merkez veya okul kurmalıydım ki, hem eğitimlerimi vereyim, hem de bu bilgilerin uygulamasını sunabileyim. Ve uzun süredir beklemekte olan kitap projelerime nihayet vakit ayırma vaktim gelmiş olsun istiyordum. Ama nerede olmalıydı bu merkez? İzmir Ödemiş- Birgi kafamdaki formata uymuyordu artık. Bana bir gerçek okul binası ve zehirsiz üretim yapan sakin bir köy gerekliydi. Bir taraftan bu köy araştırıldı, diğer taraftan şehre beni bağlayan eğitim ve kurslar toparlanıp, uzaktan veya online eğitimlere dönüştürme planları yapıldı.

Yeni bir köy arayışı, yeniden göç

Uzun araştırmalar sonunda 2017 yılı ilkbaharında nihayet bir köy ve özelliklede bu köyde terkedilmiş bir ilkokul buldum. Bir ihtimal bu okul binası kiralanıp, (aslında 2000’li yılların başından beri gizliden) hayalini kurduğum ve somut bir içeriği olan sağlık ve eğitim merkezine doğru ilerliyordum.

Uzaktan bürokratik işlerin yürümeyeceğini bildiğim için, Muğla Fethiye bölgesindeki 800 m rakımdaki Kızılbel köyünde bir taş ev kiralayarak, okul kiralama işini yerinde takip etmek istedim. Okul işleri çok ama çok uzun süreceğe benzediği için, bu kiraladığım eve eklentiler inşaa etmek durumunda kaldım, Fitosofia (Sağlıklı Yaşam Merkezi) ni 2018 Haziran ayında Fethiye maliyesi kaydı ile kurdum. Bu mekânda hayalimdekilerin belki ancak onda birini hayata geçirebiliyorum, ama bir yerden başlamak gerekiyordu ve ben artık beklemek istemediğim için ilk adımı attım. 2018 yılı benim için hem oluşum (Fitosofia), hem de kırsala gerçek anlamda geçişim oldu. Fakat terkedilmiş bir ilkokul veya bir bina arayışım devam ediyor, tercihen zehir kullanılmadan tarım yapılan bir bölge veya köydür.

Fitosofia’nın güncel yoluna format atma

2018 yılında oğlum Emre iki kez beni köyde ziyarete geldi. İlki, Haziran ayındaydı. “Anne, görüyorum ki artık Almanya’ya geri dönmezsin…” dedi keyifli bir kahvaltı esnasında, memnun bakışlarıyla. Birçok kişinin Türkiye’ye döndükten sonra, tekrardan geri Almanya’ya gittiğini ikimizde biliyorduk. Her zaman için bu opsiyonum var, ama artık ben burada, Türkiye’de yaşamak ve çalışma konusunda ısrarlıydım. Emre aralık başında, ikinci kez beni ziyarete gelişinde, yine bir sohbet esnasında bana ciddi bir ses tonu ile “Anne burada kalıcı isen, ki öyle gözüküyor, artık sana bir web site kurma zamanı geldi…” diyerek, Emre’nin bana yapacağı ikinci web sitesi için, üzerinde fazla konuşmadan güvenli bakışlarımızla bu konuda mutabık olduk o an. Şu an ziyaret etmekte olduğunuz web sitenin arka planındaki sevgili oğluma, hayatımda olduğu için müteşekkirim. (Yanlış anlaşılmasın lütfen, oğlumun varlığına elbette sadece web sitemi hazırladığı için şükran duymuyorum). Bu sayede coğrafi olarak uzakta olsak da duygu bağımıza ek olarak bir de iş bağımız oluştu. Oğlumla çıktığım bu şifalı yolda, yine Emre ile devam edeceğim için çok mutluyum. Beni bu yolda destekleyen sizlere, değerli arkadaş ve dostlarıma sonsuz teşekkür ederim. Hepimize sağlıklı yaşam, şifalı yollar dileğiyle.